based on a true story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
based on a true story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20100316

Elektrik Alamadım




Akşamları eve gelince televizyonda muhtemelen izdivaç programları devam etmiş oluyor. Geçenlerde, dolanıyorum evde, gözüm ilişti televizyondaki diyaloğa. Bir kadın var, ne çirkin ne çok afet(yani güzel değil işte, aman!), arada paravan, diğer tarafta bir adam, ve çekirdek çitleyerek olacakları izleyen televizyon sunucusu! Paravanı açıyorlar, şok şok şok flaş flaş flaş. Kadında büyük bir hayal kırıklığı. Ne bekliyordun bacım, beni mi? Suratı düştü kadının, saçına beyazlar indi, aman ALLAHım öyle böyle değil. Kadının sonraki konuşması, ilk andaki tepkisinden daha da aşağılır.

Sunucu: Noldu kız aaa?
Hoşnutsuz kadın: Eee yok yok. (eliyle aman aman olmaz işaretleri)
Sunucu: Ne yok ayol?
Hoşnutsuz kadın: Eee yok istemiyorum.
Sunucu: Neyi istemiyorsun işte aaa bak bak.
Hoşnutsuz kadın: Elektrik alamadım ben.
---Adam bu sırada izliyor olanları ayakta---
Sunucu: Olsun bir şans ver konuşun edin falan filan bıdı bıdı...
---Ulan desene, tipini beğenmedim, çekici değil, seksemem bununla falan---
Hoşnutsuz kadın: Yok konuşmaya da gerek yok elektrik alamadım geçelim.

Böyle bir diyalog. Sonra adamı postaladılar tabii. Kadın açık açık tipim değil diyemedi, çünkü niye? Çok namuslu da ondan. Tipim değil ne demek, sen insanların tipiyle mi evleneceksin, iyi huylu, iyi koca olsun, biraz parası olsun yeterli değil mi canım. Hem tipim değil derken, ne demek istiyorsun? Başka şeyler için mi bakıyorsun sen erkeklere yoksa, eyvah eyvah, sekslemeyi mi düşünüyorsun, ay ay ay dostlar koşun edin takla atın.

Sapıttım, bu da böyle bir anımdı işte, geldiiiiiii geçti. Ha bir de şu var, kelimeler yetmez duruma, ya da ben kabiliyetsizim;

20100312

Facebook


En mutlu günlerimi ilkokul zamanlarımda yaşadım, bir daha da o huzurun yanına yaklaşamadım. En temiz arkadaşlıklarım ilkokuldaydı hep. Hesapsız, kitapsız, samimi arkadaşlıklar... Çocuktuk, hiçbir menfaati göz önünde bulundurmuyorduk arkadaşlık kurarken, tek istediğimiz neşemizi paylaşmaktı. Göz göze gelip hep beraber ‘zil çaldı zannettik’ numarası yaparak dersin ortasında bahçeye kaçıp futbol oynamak bugün bile unutulamayan bir mutluluk verebiliyordu. Tertemizdik.

En yakın arkadaşla aynı kıza aşık olur, ‘’önceliği’’ birbirimize bırakırdık. Sevinirdik de buna, arkadaşlığımızı pekiştirmiş olurduk bir yerde. Birbirimize o kadar benziyoruzdur ki, aynı kıza aşık oluyoruzdur. Tabii nasıl davranırsak davranalım, o tertemiz aşkımızı da gömemezdik içimize. Birinci sınıfta, Tuğçe’nin Anıl’da kaldığı gün kendimi zorlayıp ağlamıştım, ne olacaksa artık! Aşk dedik, oradan devam edelim. Platonik aşklarımız vardı o zamanlar, hesapsızdı. ‘’Birbirimize ne kadar çok benziyoruz Ata.’’ lafı, söylendiği güne kadar duyduğum en mutluluk verici cümleydi bir zamanlar. ‘’Beni seviyor musun? Onu hâlâ unutmadın değil mi? Neden aramıyorsun?’’lar yoktu o zaman, saatler süren bıkkınlık verici telefonlar yoktu, kafamız rahattı. Muhtaç değildik birbirimize, tertemizdik.

Doğumgünlerimiz olurdu, sınıfça giderdik birbirimizin evine. Her zaman evde yapılmazdı bu doğumgünleri, McDonalds’ta da olurdu. Her hafta birinin doğumgünü olurdu illa ki. Benimki 5 Ağustos, kutlayamazdım ama bazı çakallar doğumgünü yaza denk gelmesine rağmen okul sezonunun sonuna doğru parti yaparlardı. Bütün arkadaşlarımızın annesini, çok yakın olduklarımızın ayrıca babasını tanırdık. Annelerimiz birlikte gezer, akşamları ailece yemeğe giderdik. Erman’ın annesi Sema Abla benim annem gibiydi. Satranç turnuvasında yanlış hamlemi görür bana sert sert bakardı, mahçup olurdum. Cem’in annesi Handan Abla’yla, Cem’in bizde kalmasına izin vermedi diye küserdim. Genco’nun annesi Gülay Abla’yla oturur muhabbet ederdim. Erman da benim anneme bir şeyler anlatırdı uzun uzun. Önemli hissederdik kendimizi. Tertemizdik.

Sonra telefonla konuşurduk her gün saatlerce, bıkmadan. Eve gelir gelmez önce dünyanın en ilginç çocuğu Eko’yu arardım. Kendisini dinazor zanneden, sudan korkup sadece Çarşamba günleri suyla temas edebilen Eko’yu... Kafası vücudundan büyük Eko’yu... Saatlerce futbol ve futbolcu kartlarından konuşurduk veya saçmalardık: ''Bil bakalım şu anda ne yapıyorum Eko? Hayır bilemedin, fındık ezmesi yiyorum. Ah ulan ilk kaşık düştü!'' Konuşmamız bitince ahizeyi dahi yerine koymadan telefonun tuşuna basar, Ahmet’i arardım. Numarası hâlâ aklımda. Bir uzun futbol muhabbeti de onunla tabii... Beşiktaşlı ve Bayern Munchenli Ahmet’le... Eko’yu da aramıza katarak üç kişi matematik dersinde yıldız savaşları yaptığımız Ahmet’le... Yıldız savaşları dediğim de şu; her probleme bir yıldız verirdi sınıf öğretmenimiz Ayhan Keray, biz de en çok yıldızı kim alacak diye kapışırdık. Ahmet çalışkan çocuktu, Eko da sessiz sakin bir tip. Ben sınıfın yaramaz veledi olarak onlarla yarışmaktan mutluluk duyardım. Ne güzel bir yarışmış aramızdaki. Yarış da değil aslında, yapamadığımız sorularda birbirimize yardım da ederdik. Tertemizdik.

Hepimizin iki, Ahmet’in üç, kafasını çıkarsan Eko’nun dört katı büyüklüğünde olmasına rağmen her gün okula ağlayarak gelen Reha; ‘’Allah böyle bir şey işte’’ deyip kağıda resmini çizen, Bermuda Şeytan Üçlüsü'nün bir ayağı, bugün hâlâ ezbere bildiğim ''Hıyar Domates Patlıcan'' şarkısını beraber yazdığımız Baran; bildiğimiz ilk Beatles şarkısını (All Together Now) öğreten örnek çocuk, ''Dedemin Şapkası'' adlı eserin beste ve güftecisi (Başka söz yok. Hepsi bu: ''Dedemin şapkası, oo, dedemin şapkası...'') Cem; çok alakasız bir Ocak gününde bana ‘’Senin doğumgünün yaza denk geliyor, hediye alamıyoruz. Al bu Galatasaray eşofmanını sana aldım.’’ diye hediye veren büyük Cimbomlu, Tugay hayranı Genco; hıyar Fenerli, kornerden attığım beşlik gole rağmen mükemmel kaleciliği tartışılmayacak, günde üç öğün Haylayf ve Eti Puf yiyen Tayfun; her gün serviste dövüştüğüm ruh hastası problem çocuk Deniz; en iyi arkadaşım Anıl; temiz çocuk Yunus Emre; tontiş yanaklı Kenan; Naumoski Emre; bana aldığı ‘’Avare Rasmus’’ adlı kitabı gördükçe andığım, tüm sınıfa iki sayfa boyunca her satıra adı ve soyadını yazma cezası verildiğinde beş harfli ad-soyad kombinasyonuyla ahımızı alan Can; beni daha sonra çok sevip kitap hediye eden sınıf öğretmeninin beni tanımadan önce ‘’Onunla arkadaşlık etme’’ diye uyardığı Kaan; ‘’Bebek’’ Alican, ‘’Bilim adamı’’ Tolga ve sağ kolu Erdem; para verip aldırdığımız sporcu kartlarını ‘’köküştüğümüz’’ Oğuzhan; erkek gibi kız İrem; toplumsal değerlere duyarlı arkadaşımız Ayşe; yılbaşı çekilişi sonrası bana aldığı hediyeyi beğenmediğimi anlayıp üzülen Sinem; ilk platonik aşkım Elif; okula gelmediği günler benim için cehennem olan en ciddi aşkım Tuğçe... Duyuyor musunuz? Hepinizi çok özledim ulan! Yıllarca sizi özlemle andım, ah bir görebilsem diye iç çektim. Ne güzel günlerdi onlar be, tertemizdik...

Bir gün geldi, büyük tesadüfler sonucu Genco çıktı karşıma. Mükemmel bir gelişmeydi bu. Genco aynı Genco; fanatik Galatasaraylı, solcu, şair Genco... Aynı yollardan gitmişiz ki, bu kadar yıl sonra hâlâ böyle anlaşabiliyorduk. Bu tesadüf hayat boyu sürecek bir dostluğun kapılarını açtı. Ayrıca Genco Elif’le de karşılaşmış okulda, benim de irtibata geçmemi sağladı. Acayip heyecanlandım, öyle böyle değil. Annemin en sevdiği kızdı Elif, siyah küt saçlı, çok şeker bir kızdı, şimdi nasıldı acaba? İki gece sabaha kadar internette konuştuk Elif’le. Eski günlerden ve arada kaçırdıklarımızdan konuştuk. Facebook diye bir şey varmış, oradan herkesi bulmuş Elif. Heyecanım belki bin kat arttı. Elif’i, Erman’ı, Cem’i, beraber gösteri sunduğum Naz’ı ve diğerlerini görecektim. Hiç zaman kaybetmeden buluştuk. O tertemiz günlere dönecektik.

İlkokul arkadaşlarımla bira içmek değildi aslında yıllarca hayal ettiğim, ama yazık ki büyümüştük. Herkes birbirine yazıyor, gece aynı yatakta yattığım kızla aramızda neler olduğunu merak ediyordu bir diğer arkadaş. Ne olacak ulan, çocukluğumu beraber geçirdiğim arkadaşım o benim, bir nevi kardeşim! Cem, Erman, Yunus Emre, Elif ve Naz’la yeniden görüşüyor olmak güzeldi, hepsi de süper adamlar olmuş. Diğerleri de güzel çocuklardı. Ama zorlama bir şeyler vardı. Teker teker yolda karşılaşsam canım ciğerim olacak insanlarla hep beraber bir araya geldiğimizde bir şeyler eksik kalıyordu. Her şeye rağmen yaşandığına sevindiğim bir geceydi diyebilirim. Gelemeyen arkadaşlarımız vardı ama bir de. Onların ‘’son halini’’ görebilmem için Facebook şifresini verdi arkadaşlardan biri. Bakalım ne olmuş bu adamlar diye oturdum merakla bilgisayar başına. Kimi ortamcı olmuş, barlarda kıllı göğsüyle dans eden resmini koymuş; kimi kafa sallayan metalci... Başka bir tanesini 12 senedir görmemişim ama şimdi ilk memelerini görüyorum, gözüme gözüme sokuyor. Hiç sevinmedim gördüklerime. İki kez görüştüğüm diğer arkadaşlarımla da bir daha buluşmaya can atmıyorum artık, birlikte olduğumuz vakitler güzel geçmiş olsa bile. Şşşt, duyuyor musunuz? Özlememişim olm hiçbirinizi! Anılarımı özlemişim ben. Bugünkü siz hiçbir ekstra anlam ifade etmiyorsunuz bana... Bu anı ilk kez bütün çocukluğumu beraber geçirdiğim mahalle arkadaşım Kubilay, yıllar sonra karşılaştığımızda ‘’Msn'in var mı lan?’’ dediğinde yaşamıştım. Sildim seni Kubi, hemi de engelledim. Artık eskiye dönüş yoktu. Kirlenmiştik.

Modern zamanlarda ilerledikçe işler kötüye gidiyor, kirlenmekten ziyade oluşum aşamasında kirli ortaya çıkıyor birçok şey. Geriye kirlenmemiş temiz anılar ve yaşanmış ya da yaşanmamış olması önem arz etmeyen eski zamanlar kalıyor. Bir duyguyu en iyi yansıtan şarkılar eskiden yazılmış eserlerdir mesela. Amatör ruhla yapılmıştır, samimidir. Belki kaydı bugünkü elektronik zımbırtıların kalitesinde değildir ama zaten o imkansızlığını seversiniz şarkının. En güzel şiirler ve kitaplar bilişim çağından önce yazılanlardır. En güzel filmler gişe kaygısıyla çekilmeyenlerdir. Futbol bile endüstriyelleşmeden önce, renk aşkıyla oynanırken güzeldir. Bir gün gelecek, tüketecek bir şey kalmayınca geçmiş denizini keşfedecek toplum yönlendiricileri. Bir geçmiş vardı sığınılacak, ona da uzatacaklar ellerini. Nostalji yeniden moda olacak. Geçmişe dair değerler tekrardan tüketilmek ve anlamını kaybetmek üzere sırasını beklemekte. Şimdi teker teker oluyor ama belli bir zaman sonra toptan yaşayacağız bu değişimi. Facebook da bunun bir parçası işte. Benim, hem de hiç üye olmadan, gerçekleşmesi pek mümkün olmasa da beklediğim umudumun imkansızlığını yüzüme vuran bir yapay dünya Facebook. Kısacası benim için hayal kırıklığının bir diğer adı Facebook.

Ortamın yapaylığını, kişisel bilgilerin rahatça dökümünü, insanların kendini afişe etmesini, en net tabirle kişinin kendi kendinin reklamını yapıyor olmasını geçtim, bahsetmiyorum bile. Facebook, daha da genelinde internet, yeni bir mecra olduğundan henüz ‘’gerçek’’ hayattaki gibi sınırların oluşmadığı, kendi kuralları olan bir oluşum. Ve bu oluşum bize günlük hayatta insanların toplum tarafından nasıl sınırlandırıldığını, içlerinde kalanları, içinde bulundukları ortama göre nasıl şekil aldıklarını, ne kadar kalın maskeler kullandıklarını ve bu maskeleriyle ne kadar bütünleştiklerini, kısaca bir yalan olduklarını gösteriyor. Benim o memelerini gösteren kızdan bana o pozu vermesini istemem, yahut profiline yazdığı bilgileri sormam halinde neler olacağını tahmin edemiyorum. Ama orada görüyorum işte, burnuma dayamış memelerini, böyle de güzelimdir ben diye arz-ı endâm ediyor. Değilsin be ilkokul arkadaşım, hiç güzel değilsin. Ben yıllarca içimde güzel yaşattım seni ama gördüm ki artık çok çirkinmişsin. O memelerini de çek suratımdan...

20100308

Allahü Teâlâ Aşkına Saçmalamayın

İnşallah, maşAllah, hatta ALLAH...

Böyle bir şey var. Cümle içinde kullanalım:
* İnşAllah bu sene okulu bitiririm.
* Kızımız da pek hamaratmış, maşAllah.
* Tekrar sevmek mi, ALLAH korusun!

Şimdi, hepimizin gözümüze çarpmıştır da doğruya doğru, önemsememişizdir. Durum çok vahim aslında. Allah'ın "a"sını büyük harfle yazmazsa günaha gireceğini düşünen insanlar var. Adam ölünce cehenneme gidiyor, karşısında ona "Adımı küçük harfle yazmışsın, cehennemde yanacaksın. Nihaa!" diyen biri; bu mudur inandığı? Evet imlâ kuralları ilk harfi büyük yazmayı gerektiriyor, ama yukarıdaki örnekler bununla bir tutulamaz. Hangi imlâ, kelimenin ortasındaki harfi büyük yazmayı gerektirir? "inşAllah" ne kardeşim? Koskoca Allah'a tribün grubu muamelesi yapmanın alemi yok. Ya da bütün harfler büyük olunca O'nun büyüklüğüne mi vurguda bulunuluyor diyeceğim; e o zaman da font'u ∞ yapmak lazım gelmez mi? Kendi adını osman diye yazan adam, Allah'ın adını niye büyük yazar? Kendine saygısı olmayan adama, Allah'ın saygısı olur mu? Böyle cevapsız sorular mevcut kafamda; neden?

İki sene öncesine dönüyorum. Semih, bir yerlerde "Allahtan yemekte idim." yazıyor. O "-idim"in ayrı yazılmasındaki gereksiz ve saçma tavır bir yana, biri çıkıyor diyor ki, "Allahtan nedir bilader? Çok mu zor be kardeşim, oraya bir kesme imi koymak? Yemekte olmasan ne yapacaktın?" Semih'in cevabıyla bitirelim:

"Allah'tan ve Allahtan kelimelerinin farklı anlamlar taşıdığını düşündüğümden öyle yazdım.

Misal,

- Allah'tan başka tanrı yoktur...

- Allahtan kombinemi almışım, yoksa dımdızlak kalacaktım...

İkinci örnekte sizin dediğiniz gibi kesme işareti koyarsam eğer, abes ile iştigal olmaz mı?

Allah'tan kombine alınır mı? Dünyevi işler ile manevi işler birbirine karıştırılır mı?

Bu konuda fetvanız nedir sayın hocam?

Yemekte olmasam ne yapacaktım,

Allah'tan sabır dileyecektim o satırları okuduğum için.

Sevgiler."

Tabii Semih dost bunları bilimum imlâ hatasıyla yazmış o vakitlerde, düzeltmek bana düştü; allahtan sonradan geliştirdi kendini. Hey gidi...

20091015

Dolmuştaki Amca


Sene 2007, Bodrum-Gündoğan dolmuşu, yazı da o tarihten;

Geçen akşam dolmuş ile eve gidiyordum. Dolmuşa bindim, bir adet amca, yanında bir beyi esir almış birşeyler anlatıyor.

Baktım ki amca geveze. Müthiş bir potansiyel var. Ama daha karşıdaki adamı yeni tanımış, kendini gösteremiyor, biraz tecrübeye takım arkadaşlarına ısınmaya ihtiyacı var.

Sonra konu kaçınılmaz biçimde ülkeyi kurtarma geyiğine geldi. Daha doğrusu adam dinliyor, amca konuyu oraya getirdi. Ve insanoğlunun sınırlarının olmadığını bir defa daha kanıtladı.

Efendim Sovyet Rusya’da 30 yaşında ilkokula başlayıp, 41 yaşında liseden mezun oluyorlarmış. İlk bombası bu. Yahu demek ki Çarlık döneminde eğitim geriydi, sonradan seferberlik başlatıldı belli ki, gerçeklik payı vardır bunda. Ama bundan sonrası efsane. Azerbeycan’da insanlar birkaç tane fakülte biriyor 3-4 tane diyor abim. Sonra karşıdaki adam ooo uuu falan demeye başlayınca aldı gazı yahu sen ne diyorsun, 12 tane fakülte bitiren adamlar var diye levelleri atlamaya başladı.

Sonra adamın odağı bizim ülke oldu. Kim olduğunu hatırlayamadığım kişi ve gruplara sövmeye başladı. Yok yani gerizekalı falan değil, adam bildiğin sövüyor, ana avrattan bir önce. Arkamda oturuyor dönüp de bakamıyordum ama ağzı köpürmüştür kesin.

Kalkacaz, şöför geldi paraları toplayacak kalkıştan önce, yanındaki adamın parasını da ödemek istedi zorla. Bir de ben hep öderim diyor yanımdakinin ücretini.

Ve sonra adam zirveye geldi. Ben böyle şey görmedim. Canlı görmek lazım konuşurken amcayı;

“Biz hayvan bokundan tezek yapmaktan başka ne yaptık?” diye ilk topu yolladı. Sonra ışıklara yaklaşırken gösterip “Bak adamlar yapmış, yeşil yanıyor geçiyorsun” diye diğer bombayı patlattı. Yanındaki adamcağız da(artık bu seviyeden sonra cağız ekini hak etti) burada da yapılıyordur demeye kalmadan adam itiraz etti "yok burada hepsi dışardan biz yapamıyoruz" diye.

Yeşil yanınca geçiyorsunuz yani. Ülkelerin geri kalmışlık düzeyi trafik lambalarının ithal edilip edilmediği. Hayır yani siz üretin labayı ama siklemeyin, ölün karşıya geçerken sorun değil. Aklıma o adını unuttuğum şişman radyocu komedyenin ntv'de yaptığı seçim programı geldi, sonra magazinel siyaset olarak devam etmişti. Belçika'da yolun ortasında duruyordu arabalar da bunu bekliyordu, öyle işte.

20090818

İhlas Killer

Geçen gün arkadaşım aradı, İhlas Holding'den aramışlar, pazarlamacılar. Şu meşhur Armutlu Tatil Köyü için. Telefonu da ortak bir arkadaşımız vermiş, seni aradılar mı dedi. Yok dedim, aramadılar. Kapattım telefonu, on dakika sonra biri arıyor, bilmediğim bir numara. Dedim onlardır kesin, ve hazırlıklı açtım;

B; Ben
X; Pazarlamacı arkadaş.

B: Alo
X: Alo iyi günler, ben İhlas Holding'den arıyorum ismim Sellerman.
B: Evet ne var? (gayet sakin bir ses tonu...)
---
South Park Sessizliği ---
X: Ee öö X'i tanıyor musunuz?
B: Evet tanıyorum ne olacak.
--- Yine bir iki saniye duraksama ---
X: Bizim Armutlu Tatil Köyü blablabla
B: Armutlu'yu biliyorum, sizi de biliyorum, ilgilenmiyorum, iyi akşamlar.
--- dıııııııııt ---

Sonra iki gün oldu bir daha aramadılar. Beni arayan arkadaşı ertesi gün de aramışlardı. Yine babamı da bir hafta boyunca aramışlardı. Aradan 1 ay geçti, ara sıra armaya devam etmişlerdi. Bakalım tek seferde işi bitirerek İhlas Holding rekoru kırabilecek miyim?