20100312

Facebook


En mutlu günlerimi ilkokul zamanlarımda yaşadım, bir daha da o huzurun yanına yaklaşamadım. En temiz arkadaşlıklarım ilkokuldaydı hep. Hesapsız, kitapsız, samimi arkadaşlıklar... Çocuktuk, hiçbir menfaati göz önünde bulundurmuyorduk arkadaşlık kurarken, tek istediğimiz neşemizi paylaşmaktı. Göz göze gelip hep beraber ‘zil çaldı zannettik’ numarası yaparak dersin ortasında bahçeye kaçıp futbol oynamak bugün bile unutulamayan bir mutluluk verebiliyordu. Tertemizdik.

En yakın arkadaşla aynı kıza aşık olur, ‘’önceliği’’ birbirimize bırakırdık. Sevinirdik de buna, arkadaşlığımızı pekiştirmiş olurduk bir yerde. Birbirimize o kadar benziyoruzdur ki, aynı kıza aşık oluyoruzdur. Tabii nasıl davranırsak davranalım, o tertemiz aşkımızı da gömemezdik içimize. Birinci sınıfta, Tuğçe’nin Anıl’da kaldığı gün kendimi zorlayıp ağlamıştım, ne olacaksa artık! Aşk dedik, oradan devam edelim. Platonik aşklarımız vardı o zamanlar, hesapsızdı. ‘’Birbirimize ne kadar çok benziyoruz Ata.’’ lafı, söylendiği güne kadar duyduğum en mutluluk verici cümleydi bir zamanlar. ‘’Beni seviyor musun? Onu hâlâ unutmadın değil mi? Neden aramıyorsun?’’lar yoktu o zaman, saatler süren bıkkınlık verici telefonlar yoktu, kafamız rahattı. Muhtaç değildik birbirimize, tertemizdik.

Doğumgünlerimiz olurdu, sınıfça giderdik birbirimizin evine. Her zaman evde yapılmazdı bu doğumgünleri, McDonalds’ta da olurdu. Her hafta birinin doğumgünü olurdu illa ki. Benimki 5 Ağustos, kutlayamazdım ama bazı çakallar doğumgünü yaza denk gelmesine rağmen okul sezonunun sonuna doğru parti yaparlardı. Bütün arkadaşlarımızın annesini, çok yakın olduklarımızın ayrıca babasını tanırdık. Annelerimiz birlikte gezer, akşamları ailece yemeğe giderdik. Erman’ın annesi Sema Abla benim annem gibiydi. Satranç turnuvasında yanlış hamlemi görür bana sert sert bakardı, mahçup olurdum. Cem’in annesi Handan Abla’yla, Cem’in bizde kalmasına izin vermedi diye küserdim. Genco’nun annesi Gülay Abla’yla oturur muhabbet ederdim. Erman da benim anneme bir şeyler anlatırdı uzun uzun. Önemli hissederdik kendimizi. Tertemizdik.

Sonra telefonla konuşurduk her gün saatlerce, bıkmadan. Eve gelir gelmez önce dünyanın en ilginç çocuğu Eko’yu arardım. Kendisini dinazor zanneden, sudan korkup sadece Çarşamba günleri suyla temas edebilen Eko’yu... Kafası vücudundan büyük Eko’yu... Saatlerce futbol ve futbolcu kartlarından konuşurduk veya saçmalardık: ''Bil bakalım şu anda ne yapıyorum Eko? Hayır bilemedin, fındık ezmesi yiyorum. Ah ulan ilk kaşık düştü!'' Konuşmamız bitince ahizeyi dahi yerine koymadan telefonun tuşuna basar, Ahmet’i arardım. Numarası hâlâ aklımda. Bir uzun futbol muhabbeti de onunla tabii... Beşiktaşlı ve Bayern Munchenli Ahmet’le... Eko’yu da aramıza katarak üç kişi matematik dersinde yıldız savaşları yaptığımız Ahmet’le... Yıldız savaşları dediğim de şu; her probleme bir yıldız verirdi sınıf öğretmenimiz Ayhan Keray, biz de en çok yıldızı kim alacak diye kapışırdık. Ahmet çalışkan çocuktu, Eko da sessiz sakin bir tip. Ben sınıfın yaramaz veledi olarak onlarla yarışmaktan mutluluk duyardım. Ne güzel bir yarışmış aramızdaki. Yarış da değil aslında, yapamadığımız sorularda birbirimize yardım da ederdik. Tertemizdik.

Hepimizin iki, Ahmet’in üç, kafasını çıkarsan Eko’nun dört katı büyüklüğünde olmasına rağmen her gün okula ağlayarak gelen Reha; ‘’Allah böyle bir şey işte’’ deyip kağıda resmini çizen, Bermuda Şeytan Üçlüsü'nün bir ayağı, bugün hâlâ ezbere bildiğim ''Hıyar Domates Patlıcan'' şarkısını beraber yazdığımız Baran; bildiğimiz ilk Beatles şarkısını (All Together Now) öğreten örnek çocuk, ''Dedemin Şapkası'' adlı eserin beste ve güftecisi (Başka söz yok. Hepsi bu: ''Dedemin şapkası, oo, dedemin şapkası...'') Cem; çok alakasız bir Ocak gününde bana ‘’Senin doğumgünün yaza denk geliyor, hediye alamıyoruz. Al bu Galatasaray eşofmanını sana aldım.’’ diye hediye veren büyük Cimbomlu, Tugay hayranı Genco; hıyar Fenerli, kornerden attığım beşlik gole rağmen mükemmel kaleciliği tartışılmayacak, günde üç öğün Haylayf ve Eti Puf yiyen Tayfun; her gün serviste dövüştüğüm ruh hastası problem çocuk Deniz; en iyi arkadaşım Anıl; temiz çocuk Yunus Emre; tontiş yanaklı Kenan; Naumoski Emre; bana aldığı ‘’Avare Rasmus’’ adlı kitabı gördükçe andığım, tüm sınıfa iki sayfa boyunca her satıra adı ve soyadını yazma cezası verildiğinde beş harfli ad-soyad kombinasyonuyla ahımızı alan Can; beni daha sonra çok sevip kitap hediye eden sınıf öğretmeninin beni tanımadan önce ‘’Onunla arkadaşlık etme’’ diye uyardığı Kaan; ‘’Bebek’’ Alican, ‘’Bilim adamı’’ Tolga ve sağ kolu Erdem; para verip aldırdığımız sporcu kartlarını ‘’köküştüğümüz’’ Oğuzhan; erkek gibi kız İrem; toplumsal değerlere duyarlı arkadaşımız Ayşe; yılbaşı çekilişi sonrası bana aldığı hediyeyi beğenmediğimi anlayıp üzülen Sinem; ilk platonik aşkım Elif; okula gelmediği günler benim için cehennem olan en ciddi aşkım Tuğçe... Duyuyor musunuz? Hepinizi çok özledim ulan! Yıllarca sizi özlemle andım, ah bir görebilsem diye iç çektim. Ne güzel günlerdi onlar be, tertemizdik...

Bir gün geldi, büyük tesadüfler sonucu Genco çıktı karşıma. Mükemmel bir gelişmeydi bu. Genco aynı Genco; fanatik Galatasaraylı, solcu, şair Genco... Aynı yollardan gitmişiz ki, bu kadar yıl sonra hâlâ böyle anlaşabiliyorduk. Bu tesadüf hayat boyu sürecek bir dostluğun kapılarını açtı. Ayrıca Genco Elif’le de karşılaşmış okulda, benim de irtibata geçmemi sağladı. Acayip heyecanlandım, öyle böyle değil. Annemin en sevdiği kızdı Elif, siyah küt saçlı, çok şeker bir kızdı, şimdi nasıldı acaba? İki gece sabaha kadar internette konuştuk Elif’le. Eski günlerden ve arada kaçırdıklarımızdan konuştuk. Facebook diye bir şey varmış, oradan herkesi bulmuş Elif. Heyecanım belki bin kat arttı. Elif’i, Erman’ı, Cem’i, beraber gösteri sunduğum Naz’ı ve diğerlerini görecektim. Hiç zaman kaybetmeden buluştuk. O tertemiz günlere dönecektik.

İlkokul arkadaşlarımla bira içmek değildi aslında yıllarca hayal ettiğim, ama yazık ki büyümüştük. Herkes birbirine yazıyor, gece aynı yatakta yattığım kızla aramızda neler olduğunu merak ediyordu bir diğer arkadaş. Ne olacak ulan, çocukluğumu beraber geçirdiğim arkadaşım o benim, bir nevi kardeşim! Cem, Erman, Yunus Emre, Elif ve Naz’la yeniden görüşüyor olmak güzeldi, hepsi de süper adamlar olmuş. Diğerleri de güzel çocuklardı. Ama zorlama bir şeyler vardı. Teker teker yolda karşılaşsam canım ciğerim olacak insanlarla hep beraber bir araya geldiğimizde bir şeyler eksik kalıyordu. Her şeye rağmen yaşandığına sevindiğim bir geceydi diyebilirim. Gelemeyen arkadaşlarımız vardı ama bir de. Onların ‘’son halini’’ görebilmem için Facebook şifresini verdi arkadaşlardan biri. Bakalım ne olmuş bu adamlar diye oturdum merakla bilgisayar başına. Kimi ortamcı olmuş, barlarda kıllı göğsüyle dans eden resmini koymuş; kimi kafa sallayan metalci... Başka bir tanesini 12 senedir görmemişim ama şimdi ilk memelerini görüyorum, gözüme gözüme sokuyor. Hiç sevinmedim gördüklerime. İki kez görüştüğüm diğer arkadaşlarımla da bir daha buluşmaya can atmıyorum artık, birlikte olduğumuz vakitler güzel geçmiş olsa bile. Şşşt, duyuyor musunuz? Özlememişim olm hiçbirinizi! Anılarımı özlemişim ben. Bugünkü siz hiçbir ekstra anlam ifade etmiyorsunuz bana... Bu anı ilk kez bütün çocukluğumu beraber geçirdiğim mahalle arkadaşım Kubilay, yıllar sonra karşılaştığımızda ‘’Msn'in var mı lan?’’ dediğinde yaşamıştım. Sildim seni Kubi, hemi de engelledim. Artık eskiye dönüş yoktu. Kirlenmiştik.

Modern zamanlarda ilerledikçe işler kötüye gidiyor, kirlenmekten ziyade oluşum aşamasında kirli ortaya çıkıyor birçok şey. Geriye kirlenmemiş temiz anılar ve yaşanmış ya da yaşanmamış olması önem arz etmeyen eski zamanlar kalıyor. Bir duyguyu en iyi yansıtan şarkılar eskiden yazılmış eserlerdir mesela. Amatör ruhla yapılmıştır, samimidir. Belki kaydı bugünkü elektronik zımbırtıların kalitesinde değildir ama zaten o imkansızlığını seversiniz şarkının. En güzel şiirler ve kitaplar bilişim çağından önce yazılanlardır. En güzel filmler gişe kaygısıyla çekilmeyenlerdir. Futbol bile endüstriyelleşmeden önce, renk aşkıyla oynanırken güzeldir. Bir gün gelecek, tüketecek bir şey kalmayınca geçmiş denizini keşfedecek toplum yönlendiricileri. Bir geçmiş vardı sığınılacak, ona da uzatacaklar ellerini. Nostalji yeniden moda olacak. Geçmişe dair değerler tekrardan tüketilmek ve anlamını kaybetmek üzere sırasını beklemekte. Şimdi teker teker oluyor ama belli bir zaman sonra toptan yaşayacağız bu değişimi. Facebook da bunun bir parçası işte. Benim, hem de hiç üye olmadan, gerçekleşmesi pek mümkün olmasa da beklediğim umudumun imkansızlığını yüzüme vuran bir yapay dünya Facebook. Kısacası benim için hayal kırıklığının bir diğer adı Facebook.

Ortamın yapaylığını, kişisel bilgilerin rahatça dökümünü, insanların kendini afişe etmesini, en net tabirle kişinin kendi kendinin reklamını yapıyor olmasını geçtim, bahsetmiyorum bile. Facebook, daha da genelinde internet, yeni bir mecra olduğundan henüz ‘’gerçek’’ hayattaki gibi sınırların oluşmadığı, kendi kuralları olan bir oluşum. Ve bu oluşum bize günlük hayatta insanların toplum tarafından nasıl sınırlandırıldığını, içlerinde kalanları, içinde bulundukları ortama göre nasıl şekil aldıklarını, ne kadar kalın maskeler kullandıklarını ve bu maskeleriyle ne kadar bütünleştiklerini, kısaca bir yalan olduklarını gösteriyor. Benim o memelerini gösteren kızdan bana o pozu vermesini istemem, yahut profiline yazdığı bilgileri sormam halinde neler olacağını tahmin edemiyorum. Ama orada görüyorum işte, burnuma dayamış memelerini, böyle de güzelimdir ben diye arz-ı endâm ediyor. Değilsin be ilkokul arkadaşım, hiç güzel değilsin. Ben yıllarca içimde güzel yaşattım seni ama gördüm ki artık çok çirkinmişsin. O memelerini de çek suratımdan...

2 yorum:

Adsız dedi ki...

çok güzel yazıyorsunuz efenim
üslup mükemmel, hayran kaldım; sadece bu post için değil, tüm yazılarınız için konuşuyorum

scapula dedi ki...

Çok teşekkür ederim; sağolun.